TEKE YÖRESİ TÜRKÜLERİ VE SİPSİ

2010-01-10 23:33:00
TEKE YÖRESİ TÜRKÜLERİ VE SİPSİ…
 
                                                                 ERDAL ATICI
 
1 Aralık 2004, gece yarısı tam yatmak üzereydim. 24 haberlerini izleyeyim ondan sonra yatarım diyerek, televizyonun başına geçtim. Rasgele kanalları karıştırırken, TRT 2 de çam ağaçlarının arasında birisi; öyle bir sipsi çalıyordu ki, bir an irkildim. Tüylerim diken diken oldu. Televizyonun sesini biraz daha yükselttim, apartmandaki uyuyanları düşünmeden..Televizyonlarda kırk yılda bir sipsi sesi duyuyoruz…
 
Yayla yollarında yürüyen gelin! Ay gelin!
Allı şalvarını sürüyen gelin! Ay gelin!
Ünnedim Ayşe diye; odayı döşe diye!
Ünnedim Gülsüm diye: sesime gelsin diye.
 
Dirmilli sanatçılar vardı televizyonda ve Burdur’u tanıtıyorlardı. Dirmilli bir usta önce sipsinin nasıl yapıldığını gösterdi, sonra da kendi yaptığı sipsiyi çalmaya başladı. Kargıdan yapılan bu küçücük müzik aletinin çıkardığı tınıyı; dünyada hiçbir müzik aletinin çıkaramadığına inanırım. Ne dünyaca ünlü orkestralar ne de bandolar hiçbiri sipsinin sesindeki ses zenginliğini veremez diye düşünürüm...
Serde, Yörüklük var, televizyonda sipsiyi dinlerken gözlerim doldu. Kapattım gözlerimi, ruhumu dinledim bir an... Bilmiyorum aranızda kendi öz kültürüne benim kadar bağlı bir insan var mıdır?  Zeybekler çalındığında tüyleri diken diken olan. Davul zurna sesini, sipsi sesini duydu mu işi gücü bırakıp sesin geldiği yere doğru yürüyüp giden…Zeybek çalındığında ortaya atlayıp döne döne, çöke çöke oynayan…
Sipsi çaldığı an; o gece yarısı, benim gözlerimin önünde: yemyeşil çam ağaçlarıyla, şırıl şırıl akan buz gibi sularıyla ve mis gibi mersin kokan yamaçlarıyla Aşı Dağları geldi... Aşı Dağları’ndan yüzlerce kilometre uzaktan; Ankara’dan bu kokuyu almak, hem de gece yarısı…
Gözlerimi kapattım karanlığa:  Mıdık Çeşmesi’nin (Sarıgerme’nin üstündeki dağda yaz kış akan bir pınar) başında, bir kış günü rahmetli Hasan ağabeyimle piknik yaptığımız gün geldi gözlerimin önüne: Piknik sepetinin içine her şeyi koymuş Hediye yengem. Üç taş koydu ağabeyim ve bir ateş yaktı. Mersin çubuklarından kesti ve tavuğu şiş yaptı. Ala bir duman kapladı dağın Yörük çadırlarına bakan yüzünü.. Yağmur çiseliyordu…Bir büyük rakı getirmiştik, açtık…“sağlığına” dedi… “Şerefine” dedim sanki iki kardeş değil iki arkadaştık…İlk kez bir sigara içtim yanında, “Artık üniversiteye gidiyorsun, benim yanında da içebilirsin!” dedi. Utana sıkıla bir sigara yaktım…Avucumun içinde sakladım yine de… Biraz sonra yağmur daha da fazlalaşınca çamların altına götürdük malzemelerimizi…İnadına içtik rakılarımızı yağan yağmura karşı…
Televizyonda yanık sipsi sisi sesi sürüyordu, yeniden kapattım gözlerimi bu kez Çolak Abdurrahman geldi iki büklüm beli, elinde hiç düşürmediği sigarasıyla…”İçiyor musun?” diye paketi uzattı. Bir tane aldım içinden… “Nasılsın Abdurrahman ağabey?” dedim. “İyiyim iyi” dedi. “Sen nasılsın icem?” dedi… “İyiyim! Seni gördüm daha iyi oldum!” dedim…Aşı Çeşmesi’nden su içen keçileri gösterdi eliyle. “Bunları Dişibilmez Dağı’na kadar süreceğim!” dedi…”Aman yolda bulduğun demir parçaları taşla parçalamaya çalışma ha!” diye uyardım. “Yok icem yok, geçen seferinde  patlamamış top mermisiymiş ölümden döndüm bir kolumu ve elimin parmaklarını kaybettim, bir kez daha olmaz!” dedi…
Sipsi çalanlar televizyonda hala sürdürüyordu türküleri. Yeniden kapattım gözlerimi…
Bu kez, Muslu Akatay ağabey ayağında sarı çizme, altında emektar bisiklet, Gapız Deresi’ne doğru iniyordu. Ağzında uzun bir Yörük ağıtı : “Suya da düştü tutamadım bezini / Bu güzellik sana Allah vergisi / Akmayası çaylar nerelere koydun Ümmü’mü…”
Muslu ağabey “nereye?” diye çocuk adımlarımla koştum arkasından, hayıt ağaçlarının arasında kayboldu gitti..
Bir bir gittiler ne kadar iyi insan varsa Mergenli Deresi’nin içinden…Biliyorum sevgili okuyucu ne kadar güzel insan varsa yaşamımızda hepsi gittiler buralardan…Hep biz kötüler kaldık…Hep biz çıkarcılar kaldık…Hep biz sürekli birbirinin kuyusunu kazanlar kaldık..Şimdi küçük çıkarların kirli yollarında bocalayıp duruyoruz…
Biz önceden hiç böyle miydik? Hani nerede o toplumsal dayanışmamız? Hani nerede kaldı, dostluğumuz arkadaşlığımız? Kim soktu bizim aramıza “nifak” tohumlarını? Neden birbirimize güvenemiyoruz? Neden bu kadar hain olduk? Neden aşağılık duygularımızı denetim altına alamıyoruz?
Sipsi sesinin bitmesinin arkasından, televizyon sunucusu:
“Sayın seyirciler Teke Yöresi’nin merkezi Burdur’un türkülerine ve sanatçılarını tanıtmayı sürdürüyoruz…” dedi ve Burdur’un gurbet havalarını söyleyen mahalli sanatçısı Hafız Rıza Yağız bağlamasıyla göründü ekranda. Önünde, beş zeybek dönmeye başladı.. Hafız benim bu dünyada ilk tanıdığım sanatçılardan biridir.. Eski Yunan trajedilerinde şarkı söyleyenlerin çığlığını andırır sesi…
On altı on yedi yaşlarında yeni yetme bir delikanlıydım ve hiç bitmeyecek aşklar yaşıyordum…Ve her birinde hüsran…Her biri karşılıksız, onlarca aşk..Tek tesellim türkülerdi. Gece gündüz hem radyodan hem de teypten sürekli türkü dinlerdim. Biraz olsun yatıştırırdım kendimi…
Burdurlu Hafız Rıza yanık sesiyle bizim Yörüklerin en çok dinlediği sanatçıydı, o günlerde... Bugün aransa, bizim köylülerin evinde birçok kaseti bulunur Hafız’ın. Özellikle Arzıalisi’nin Mehmet’te çok geniş bir arşiv olduğunu tahmin ediyorum.. Hafız “Gurbet Havaları” söylerdi ve her kelimesi insanın yüreğine çakılır kalırdı. Zaten ağlamaya yatkın olan garibanlar için Hafız’ın sesi birebir gelirdi…
Bir de Dirmilli Emin Demirayak vardı. “Burdurlu Kör Emin” derlerdi…Kör Emin’in bıçaklanarak öldürüldüğünü duymuştum sonraki yıllarda ve çok üzülmüştüm. Onun da iyi dinleyicilerinden biriydim. Evimizde birçok kaseti vardı. Evde babam yoksa, sonuna kadar açardım teybin sesini..Bütün köy duysun isterdim. Burdurlu Hafız’ın ve Burdurlu Kör Emin’in sesini… Hafız bugün “Gurbet Havaları’nın” son temsilcisi olarak Burdur / Kozluca’da yaşıyormuş…İleri yaşına rağmen çok iyi saz çalıp çok güzel de söylüyor televizyonda...
Teke yöresi’nde iki tür türkü söylenir. Bunlardan  “Gurbet Havaları” ağlatır. “Teke Zortlatması” oynatır.. derler
Teke yöresi’nin türkülerini en güzel  sazla çalıp söyleyenlerden biri de Mergenlili  Recep Şarlak’tır. Recep yanık sesi, birçok sanatçıya meydan okuyacak bir sestir…Ancak yokluklar ve yoksulluk, onun gelişip ilerlemesine engel oldu…Yöresel ağzı çok iyi kullanan Recep, amatörde olsa hala çalıp söylüyordu…Son yıllarda ne yaptı  bilemiyorum..
Bugün ne kadar da çoraklaştırdılar kültürümüzü. Ne kadar da uzaklaştırdılar kendi öz kültürümüzden…İpe sapa gelmez, şarkılar müzik diye halkımıza nasıl yutturuluyor..Ve kendi yurdumuzda iğrenç programların, iğrenç televizyon dizilerinin ve iğrenç yarışma programlarının etkisi altında nasıl bırakıyorlar halkımızı…En kötüsü sürekli halkı uyutacak programları nasıl da buluyorlar..Nasıl kan, gözyaşı akıtıyorlar evlerimizin salonlarına…
Bu yüzden kaç zamandır, televizyon seyretmiyorum. Bu aptal kutusuna çoğunlukla gözlerimi kapatıyorum. Yine on altı on yedi yaşındaki gibi koyuyorum teybime türküleri ve Anadolu’nun her bucağına türkülerin kanatlarında gidiyorum. Yine kitapların arasına sokuyorum kafamı, dünyanın bilmediğim köşelerine kitapların kanatlarında kaybolup gidiyorum…
Teke yöresi deyince: Üç telli bağlama ve bu sazı çalan, Ulalı Rıza, Fethiyeli Ramazan Güngör ve Burdurlu Hamit Çine’yi anmadan geçmek olmaz…Bu üç sanatçı yine dünyanın en küçük sazlarından biri olan üç telli bağlama ile tüm Teke Yöresi türkülerine ruh katmışlardır.
Hemşerimiz Fethiyeli Ramazan Güngör’ü burada saygıyla anıyorum…
Gecenin geç saatleri, oturduğumuz evin salonundan Ankara’nın en işlek caddelerinden biri görünüyor. Aşağıya bakıyorum. Hala araçlar vızır vızır işliyor…Şu küçücük sipsi’nin bana anımsattıklarına bakın hele…İşte Türkülerimiz böyledir..Onun için hiçbir şey türkülerimizin yerini tutmuyor ya!
            Sevgili okuyucu çocuklarımıza her şeyden önce türkülerimizi ve kendi öz kültürümüzü, zeybeklerimizi öğretelim…Böyle giderse ortada ne Türkü kalacak ne de Türklük…Son zamanlarda bir “Türkiyelilik” tutturdular gidiyorlar…Kendi kültüründen uzaklaşan ulusların hepsi tarihin çöplüğünde kaldı…
 
                                                                Erdal ATICI
                                                              1-2 Aralık 2004

653
0
0
Yorum Yaz