BİR CUMHURİYET ÖĞRETMENİ DAHA ARAMIZDAN AYRILDI...

2016-12-04 15:40:00

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ, BİR CUMHURİYET KADINI DAHA ARAMIZDAN AYRILDI… ERDAL ATICI Halise Apaydın… Cilavuz Köy Enstitüsü ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunu… Atatürkçü bir Cumhuriyet aydını… Şair Yazar Sevgili Talip Apaydın ağabeyimizi sevgili eşi… Bu sabah (4 Aralık 2016, Pazar) aramızdan ayrıldı… Çok sevdiği Talip Apaydın öğretmenize kavuştu… IŞIKLAR İÇİNDE YATSIN… ANISINI YAŞATACAĞIZ… Halise Apaydın öğretmenimizle, 2009 yılında bir söyleşi yapmış ve “Anadolu’da Aydınlanma Ateşini Yakanlar” adlı kitabımda bu söyleşiye de yer vermiştim… (Anadolu’da Aydınlanma Ateşini Yakanlar-Köy Enstitülülerle Nehir Söyleşiler-Erdal Atıcı, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, Şubat 2010, 288 s.) O söyleşinin bir bölümünü burada sizlerle paylaşmak istiyorum… Söyleşinin tamamına bu linkten ulaşabilisiniz… “Köy Enstitülü günlere geçmeden önce yaşamınızla ilgili bazı konuları öğrenelim istiyorum.Örneğin; nerede doğdunuz? Bize çocukluğunuzla ilgili neler anlatacaksınız? Erzurum-Oltu-Ardos ( şimdiki adı Çamlıbel) köyü doğumluyum. İlk nüfus sayımı günü doğmuşum. Hatta adımı nüfus memuru koymuş. İlginç değil mi? İki tane kızları olan annemler beni oğlan bekliyorlarmış. Gene kız olunca baban adımı bile koymamış, küsmüş. Bizler bu toplumun böyle istenmeyen kişileriyiz işte. Bütün bunlara rağmen çocukluğum sağlıklı koşullarda geçti. Babam Oltu’da fırıncı idi. İyi kazanıyordu. Ev işlerini annem ve iki ablam yapıyordu. Ben rahat bir çocukluk dönemi geçirdim. İlkokul günlerinizi konuşalım ist... Devamı

HALİSE APAYDIN ANISINA...

2016-12-04 15:11:00

HALİSE APAYDIN ANISINA SAYGIYLA... Kurtuluş Savaşına girmiş, acılarını yaşamış bir kuşağın çocuklarıydı onlar... Babaları, anaları bu ülkenin nasıl bağımsız olduğunu biliyorlar ve onları karanlıkta bırakmamak için içinde bulundukları fakirliklere aldırmadan onları okutma savaşı veriyorlardı... Köy Enstitüleri onlara hızır gibi yetişti. Karanlıktan ışığa çıkmak için kelebekler gibi enstitülere uçuştular... Okudular, öğrendiler, yaptılar, yarattılar, çaldılar, söylediler, oynadılar... Yurdu aydınlatmak, Ortaçağ ilkelliğinden kurtarmak, vatan yapmak için ülkenin dört bir yanına dağıldılar. Elbisesi olmayan, çıplak ayaklı yoksul çocuklara okuma yazmadan çok insan olmayı, insan olmanın erdemlerini anlattılar. Uyandırmak için çalıştılar 600 yıllık uykusundan Anadolu köylerini. Çile çektiler, aç kaldılar, karanlık gökyüzünün altında yıldızlarının ışıltısında yollarını bulmaya çalıştılar. Hiç erinmediler... Yılgınlık göstermediler... Umutsuzluğa düşmediler... Hep Atatürk, hep çağdaşlık, hep aydınlık yolunda koştular... O kuşak başka bir kuşaktı... Onlar, bu ülkeye karşı görevlerini yılmadan tam olarak yaptılar. Doğru bildiklerini söylediler... Bıkmadan usanmadan... Bugün kaybettiğimiz (4 Aralık 2016, Pazar) Halise Apaydın öğretmenimiz o öğretmenlerin en önünde gidenlerdendi... Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü başarıyla bitirmiş ve Anadolu'nun değişik illerinde öğretmenlik yapmıştı. Daha sonrasında, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde birlikte okudukları Talip Apaydın'la evlenmiş, o büyük yapıtları yaratan Talip Apaydın öğretmenimize şiirlerinde ve yapıtlarının bazılarında esin kaynağı olmuştu... Davet Talip A... Devamı

ANAMUR YAYLALARINDA YÖRÜK İZLERİ...

2016-11-21 22:43:00

  ANAMUR YAYLALARINDA YÖRÜK İZLERİ…                                      ERDAL ATICI Benim ninemin adı Akkız’dı. Tam bir Yörük adı. Gerçekten adı gibi ak yüzlü, ak tenliydi. Yörüklerdeki cesaret, kararlılık, hızlı hareket etme ve disiplinli olma hallerinin tümü onda mevcuttu.   Akkız ninem ve Musa Dedem (Köyde Akkızca ve Musacık derlerdi) İslam dinine inanmakla birlikte inanışlarında Şamanizm izleri görmek olanaklıydı. Örneğin Eren Ağacı dedikleri ağaca dilek dileyip çaput parçası asarlardı. Türbelerde yatırlarda adak keserler, Hıdırellezde şenlikler yaparlardı. Ninem ateşi söndürmenin günah olduğunu söyler bize dışarıda yemek pişirmek için yaktığı ateşi hiç söndürtmezdi. Akkızca ninemin başına örttüğü beyaz bez, saçını kapatmaktan çok geleneksel bir örtüydü. Güllü dallı renkli bir elbise giyerdi. Bahar geldiği zaman başındaki beze çiçek takar öyle gezerdi. Çocukluğunda göçebelik yaptıkları için bize “Buz gibi pınarların aktığı o güzelim yaylaları” anlatırdı. Nisan ayı gelince, oba oba nasıl yollara düştüklerini, çan seslerinin; çın çınnn diye Mergenli’yi çınlattığını, göçün önündeki devede çadır ve eşyaların taşındığını, Dalaman’ın üzerinden itibaren dağlara tırmanmaya başladıklarını, bu tırmanışın on – on beş gün sürdüğünü, başı dumanlı Toros dağlarını döne döne tırmandıklarını, tırmandıkça uçsuz bucaksız ormanlardan geçtiklerini, yüzlerce... Devamı

IŞIK BENİM, IŞITAN BENİM

2016-11-21 22:52:00

IŞIK BENİM, IŞITAN BENİM…                                                            ERDAL ATICI Ben yazdım ilk tablete sesinizi kale burçlarına ben bıraktım insanlık izimi Babil’ de gökyüzünü izleyen bendim. Kartaca da ben… İskender’e ben öğrettim büyük olmayı Akademide ders verdim Atina’ya özgürlüğü getiren Solon bendim, Klistenes ben Roma’da 12 Levha Kanunlarını ben yaptım. krallara okuma yazma öğrettim. Yurtsuz John’ı ben sıkıştırdım Magne Carte’yi ben yazdım karanlıklardaydınız  Promete oldum Kaf Dağı’ndan ışık çaldım ben ışıttım doğuyu, batıyı Ortaçağda kitaplarımla diri diri yaktılar beni.. Buruno bendim Voltere bendim, Russo ben… kitaplar yazdım aydınlatmak için koca dünyayı Fransız Devrimi’nde yalınayak  en önde ben koştum. Bastilla Hapishanesini ben yıktım Anadolu’nun Kurtuluş Savaşı’nda  Mustafa Kemal’in yanındaydım. omuz verdim utkusuna adını ben yazdım karatahtaya dağlarda, ovalarda dolaştım köylere ben götürdüm Işığı… çocuklar geldi bana ayakları çıplak, elbiseleri partal oturtup karşıma ulus olmayı, çağdaş olmayı insan olmayı ben öğrettim. bir avuçtuk Yücel, Arıkan, Tonguç güneşe koştuk aydınlandık, aydınlattık dağ çiçeklerini toplayan Sıdıka Avar bendim duvar altında kalan Şefik Sınık bendim. ben istedim ölürken yanı başıma “Dünyanın b... Devamı

KOYVERUP GİTTULAR BİZİ

2016-07-07 18:31:00

KOYVERUP GİTTULAR BİZİ... ERDAL ATICI Tam 11 yıl olmuş. Çankırı'ya giden bir dolmuşun içindeydim. Tanımadığım insanlarla sanki zamansız bir yolculuğa çıkmıştık. Başka bir dünyadan geliyordum sanki ve ilk kez geçiyordum bu yolları.  O kadar yabancıydım ki, bu ovalara, dağlara, gözlerimi büyüte büyüte dağların arkasını görmeye çalışıyordum. Çubuk Ovasında ilerlerken radyoda metalik bir ses KARADENİZLİ SANATÇI KAZIM KOYUNCU ÖLDÜ deyiverdi. "Nehh" diye bağırdım... Dolmuşun içinde ne kadar yolcu varsa bana döndü "Nasıl ya..." dedim. Acıma yeni acılar eklememek için sustular. Suskunluk bir anda yeryüzünü yuttu. Böyle zamanlarda bir iğne ucu gelir gözbebeğime saplanır. Gene öyle oldu. Kanla karışıktı gözyaşlarım. Ne kadar genç kaybettiğimiz varsa aklıma gelir... İsmail geldi hemen... 41 yaşında aynı amansız hastalıktan kaybettiğimiz Hasan Ağabeyim gelir. Beyaz gömleğinin yakasını düzelterek yanıma geldi yine... Hiç kirlenmez onun beyaz gömleği. "Kazım Koyuncu ölmüş" dedi... O zaman anladım Kazım Koyuncu'nun öldüğünü... Sair ceketli çocuk ölmüştü.  Son konserine hasta hasta çıkmıştı zaten. Binlerce seveni onunla birlikte haykırmışlardı Karadeniz Türkülerini... Ölüme kafa tutuyordu adeta. Ağabeyim gibi ağabeylerimiz gibi...  Oysa Hektor'dan beri ölümü yenebilen olmamıştı Anadolu'da... Kazım yenilmeyecekti ölüme; Türkülerini dilimize bırakacaktı... Dediğini de yaptı. Ölümsüzlüğe uçup gitti. Şimdi her gitar çalan gencimiz biraz Kazım'dır aslında... O gün, gün batarken o dolmuştan eski kasabaya kederle inerken; Kazım'ı karşılayacak olanlar i... Devamı